Perşembe, Mart 17, 2022
Ana SayfaGündemMüslümanlık-Münafıklık-Laikperestlik

Müslümanlık-Münafıklık-Laikperestlik

Partisiz ve Birleştirici Cumhurbaşkanı Adayı Dr. Serdar Savaş, EVUK’un (Emperyalizm ve Uluslararası Kapitalizm) ülkemizi zayıflatmak için kullandığı ‘serbest piyasa’ kandırmacasından sonra ikinci olarak yıllardır sürdürdüğü Türk toplumunu din üzerinden bölme faaliyetlerini açıkladı. Halka yönelik konuşma yapan Dr. Savaş şunları söyledi: 

 

“10 Ocak 2022 Pazartesi günü yaptığım canlı yayında “Hayallerimizi gerçekleştirmek için adayım.” demiş ve sizlerle bir gelecek vizyonu paylaşmıştım. Bunu sağlamak için ise mevcut sistemi değiştirmek gerekiyor. 

 

17 Ocak 2022 Pazartesi akşamı yaptığım konuşmamda ise “Sistemden geçinenler sistemi değiştirmezler.” diyerek önemli bir çelişkiye dikkat çekmiş ve bugünkü sistemi Emperyalizm ve Uluslararası Kapitalizm’in (EVUK) kontrol ve yönetiminde olduğunu açıklamıştım. 

 

24 Ocak 2022 günkü canlı yayınımda mevcut sistemin bize serbest piyasa ekonomisi olarak yutturulduğunu, bunun aslında halkımızı sömüren EVUK’un uyguladığı bir vahşi kapitalizm olduğunu anlatmıştım. Önerdiğim Ekolojik Sosyal Piyasa Ekonomisi yaklaşımının esaslarını sizlerle paylaşmıştım. 

 

Bugün de mevcut sistemden geçinenlerin kullandığı ‘İslamiyet ve laiklik’ kavramları üzerinde konuşacağım. Ben dinle, İslamiyet’le ilgili konuştuğumda “Hocam sen de mi dini politikaya alet ediyorsun?” diyenler çıkıyor. Bu arkadaşlarımızın bu akşam konuşmamı dinlediklerinde amacımın başka olduğunu anlayacaklarını umuyorum. 

 

Ben 24 yaşıma kadar ateist bir insandım. Bütün dinlere saygılı, onlara hoşgörüyle bakan ama Allah inancı olmayan bir kişiydim. Bütün dinlerin kitaplarını okumuştum. Bunlar bana hitap etmemişti. 24 yaşında tanıştığım ve sonra yakın arkadaş olduğum bir cami imamının “Serdar Bey, Kur’an-ı Kerim’i önyargılarınızdan tamamen sıyrılarak okuyun!” önerisiyle aslında çok zor olan bu işi yapmaya çalıştım. Okuduğum her ayette daha önce öğrendiklerim aklıma geliyor, ayeti önyargıyla değerlendiriyordum. Kendimi zorlayarak bundan kurtulmaya, her ayeti daha önceden hiçbir şeyi bilmediğimi varsayarak anlamaya çalıştım. 2 yıla yakın süren bu çalışmamda üzerinde çalıştığım Kur’an-ı Kerim’in altını çiziyor, kenarına notlar alıyor, farklı ayetler arasındaki ilişkileri kuruyor, farklı kaynaklardan meallerine bakarak derinlemesine anlamaya çalışıyordum. 25 yaşını bitirdiğimde artık bir Müslüman olmuştum. Hani takliden değil tetkiken diye tanımlanan yöntemle.

 

İnananlar açısından, öncelikle, Kur’an-ı Kerim’in, güzel Rabbimizin sevgili peygamberimize doğrudan vahyettiği bir kitap olduğunu anlamamız gerekiyor.

 

Şimdi çok kısaca tarihe bakalım:

 

Dördüncü halife Hz. Ali’yle savaşa giren Şam Valisi Muaviye’nin ordusu Kur’an yapraklarını mızraklarının ucuna takarak Hz. Ali ordusundaki askerlerin kendileriyle savaşmasını engellemiş ve 70 bin Müslüman’ı katletmişlerdir.

 

Daha sonra Hz. Ali’nin zehirli bir hançerle öldürülmesinden sonra halifeliği ele geçiren Muaviye kendisini ‘Halifetullah’ yani Allah’ın halifesi ilan etmiştir. Oysa ki Hulefa-yi Raşidin yani dört halife kendilerine Halifet-ü Resulillah yani Allah’ın resulünün halifesi veya Emir-ül Müminin olarak adlandırmışlardı. Sözcük olarak halife, arkasından gelen anlamındadır. Dört halife peygamber efendimizin arkasından gelen yöneticiler olarak kendilerini tanımlamışlarken Muaviye ve sonrasında bu makam Allah’ın halifesi haline getirilerek kendisine kutsallık atfedilen bir mevki şeklinde Müslüman kitlelere sunulmuştur. Böylece halifelik görevi amacından saptırılmıştır. 

 

Peygamberden sonra gelen dört halife şura yoluyla seçilmiştir. Yani, en uygun, liyakatli kişinin bu göreve gelmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Oysa ki Muaviye kendisinden sonrası için de oğlu Yezid’i halife atamış ve bundan sonra bu görev babadan oğula geçen bir hüviyete kavuşmuştur. Yani Muaviye ile birlikte liyakate bakılmaksızın ve toplumun görüşü alınmaksızın babadan oğula geçen bu pozisyona bir de kutsallık atfedilerek amacından saptırılmış bir makam ihdas edilmiştir. 

 

Hz. Ali ve peygamberimizin kızı Fatıma’nın çocuğu, sevgili peygamberimizin çok sevdiği torunu, Hz. Hüseyin ve yanındaki 72 yakını Kerbela’da Yezid tarafından öldürülmüştür. Oysa ki Kur’an’da başka bir Müslümanı öldürenin ebediyen cehennemde kalacağı açıkça belirtilmiştir. Şunu anlamamız lazım ki Kerbela’da katledilen sadece sevgili peygamberimizin torunu değil aynı zamanda vahiy dini İslam’ın ta kendisidir. Gerçek İslam Kerbela’da bitmiş ve İslam adı altında Emevi siyaseti tarih sahnesine çıkmıştır. İşte bu uygulamalar İslam dininin sonu olmuştur. 

 

Neden “Kerbela İslam dininin sonu olmuştur.” diyorum?

 

İslam’ın temelini oluşturan sosyal ilkeler Kerbela’yla ortadan kaldırılmıştır. İslam’ın ilk şartı olan adalet artık o günden beri ağza alınmamaya başlanmıştır. İkinci şartı emanet yani güven ve güvenlik ortadan kaldırılmıştır. İşin ehline verilmesini emreden liyakat uygulanmamıştır. Halkın yararını, bugünkü hukuki ifadesiyle kamu yararını esas alan maslahat uygulanmamıştır. Danışmanın, düşünceyi ifade etme özgürlüğünün, demokrasinin temeli olan istişare üzere yönetmek yani meşveret bırakılmıştır. Böylece İslamiyet, halifelik makamını elinde tutan hanedanların siyasi ve maddi güç aleti haline gelmiştir. Müslümanlık, şahsi ibadetlere indirgenmiş, asıl önemli olan sosyal mesajları yok edilmiş, özgür Müslüman iradesi ezilmiş ve hükümdara itaat ‘dini bir emir’ olarak toplumlara anlatılmıştır. Yani namaz kıl ama adaletsizliğe itiraz etme, oruç tut ama gelir dağılımındaki uçurumları görmezden gel, Hacca git ama devleti yönetenlerin lüks ve gösteriş içerisinde yaşamalarına göz yum. İşte Emevilerle başlayan adı İslam, özü şirk olan bir düzen bugün de devam etmektedir. 

 

6 Kasım 2019’da yoksulluk nedeniyle siyanür içerek hayatlarına son veren 4 kardeş, halkının çoğunluğunun ve yöneticilerinin Müslüman oldukları söylenen Türkiye’de yaşıyorlardı. İslamın “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.” düsturu acaba Türkiye’de kendilerine Müslüman diyenleri ve Müslüman olduklarını iddia eden yöneticileri hariç mi tutuyordu? 5 Şubat’ta Isparta’da donarak ölen yurttaşımızın ölüm nedenlerinin gerisindeki sosyal ve ekonomik şartlar Müslüman olduğunu söyleyen bir halkı ve yöneticilerini ilgilendirmiyor mu? 

 

Kur’an-ı Kerim’de defalarca bu kitabın okunmak ve anlaşılmak için indirildiği belirtilmişken, defalarca “Anlamaz mısınız?” diye sorulurken neden biz Kur’an’ı anlamadan yüzünden okumayı öğrenir ve öğretiriz? Ne Kur’an’da ne peygamber efendimizin yaşamında anlamadan Kur’an okumak diye bir kavram var mıdır? Bir takım Arapça sesler çıkarmanın sevap olduğu nerede yazmaktadır? 

 

Kur’an-ı Kerim’e göre Müslüman olmak yaradılışın dilini, yani bilimi anlamak, öğrenmek ve öğretmektir. Müslüman olmak, Kur’an mesajını anlamak, öğrenmek ve öğretmektir. Müslüman olmak, iyi için, doğru için, güzel için gayret sarf etmektir. Müslüman olmak, doğru ve dürüst olmaktır. Müslüman olmak Allah’ın insanı yaratma amacı olan tekamül etmek, gelişmektir. 

 

Peki bunlar Kur’an’da açık bir şekilde anlatılmışken neden çocuklarımıza din eğitimi içerisinde öğretmiyoruz? Neden insanları bu kriterlerle değil de, bireyle Allah arasında olması gereken namazla, oruçla değerlendiriyoruz? Devleti yönetenler adil olmak, yoksulu korumak yerine gösteriş için Arapça sesler çıkarıyor ve eğilip kalkıyorlar. Bu davranışlar münafıklık, mürailik değil midir? 

 

İslam’ın adalet, emanet, liyakat, maslahat, meşveret emirlerinin tersini yapıp oruç tutmanın, namaz kılmanın, hacca gitmenin Müslümanlık olmadığını anlamamız gerekiyor ama dinimizi anlamamızı istemeyen, dinimizin esaslarını öğrenmemizden menfaatleri zedelenenler bu münafıklıklarına kendilerine kazanç elde etmek için devam ediyorlar. 

 

Bizim dinimizde ruhban sınıfı Kur’an-ı Kerim’de açıkça yasaklanmışdır. Peki bu yasağa rağmen bu kadar şeyh, şıh, hoca, hoca efendi, molla nereden çıkıyor? Allah Kur’an mesajının iletilmesi için herhangi bir ücret alınmamasını, herhangi bir menfaat temin edilmemesini çok açık bir şekilde  Kur’an-ı Kerim’de emretmişken bu kişilerin paralarını koyacak yer bulamayacak kadar zengin olmalarını nasıl izah edelim? 

 

Bakın! Size Kur’an’ın çok açık bir emrini söyleyeyim: 

 

“İhtiyacınızdan fazla olan kazancınızı infak edin!” yani ihtiyacı olanlara, kamu yönetimine verin! Kur’an’da böylesine açık bir şekilde söylenmiş olmasına rağmen zekatı kendi işlerine gelmediği için malın kırkta birine indirenlere Müslüman denilebilir mi?

 

Bizim artık İslamiyet’le şirki, Müslüman’la münafığı ayırt etme zamanımız gelmedi mi? 

 

Sevgili dostlar, 

 

Laiklik, Kur’an’ın özünde olan bir ilkedir. Allah, Bakara Suresi’nde açık bir şekilde “İslam dininde zorlama yoktur.” demiyor mu? Allah, peygamber efendimize açık bir şekilde “İnsanları doğru yola eriştirmek senin vazifen değildir, sen onların üzerinde bir zorba değilsin, sen ancak öğüt verensin, Allah dileseydi onlar ortak koşamazlardı. Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsin.” demiyor mu? Kafirun Suresi “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” demiyor mu? 

 

Peki İslamiyet adı altında insanlara zorla namaz kıldırmak, oruç tutturmak, bunu yapanların Allah’ın peygambere vermediği yetkileri kullanması değil midir? Allah isteseydi insanların hepsini namaz kılar , oruç tutar bir şekilde yaratamaz mıydı? Bu zorlamaları yapanlar kendilerini Allah yerine koyarak şirke girmiyorlar mı? Allah’ın mükafat veya cezasını elde etmek için bireyin özgür iradesiyle hareket etmesi bir Kur’an’ın emri değil midir?

 

İşte İslamiyet’te olmayan din adamları sınıfını oluşturup sonra da İslamiyette olmayan zorlayıcı davranışlarda bulunan bu kişiler tamamen Kur’an’a karşı davranışlarda bulunmaktadır. Bunlar dindar değil kendi menfaatlerini sağlamak üzere dinci kişilerdir. Artık dindarla dinci kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekir. 

 

Sevgili dostlar, 

 

Laiklik, İslamiyet’in de özünde olan, dine karşı değil dinin parçası olan bir uygulamadır. Ancak toplumumuzda laikliği din karşıtı gibi gösteren iki uç vardır. Bunların birincisi anlatmaya çalıştığım dincilerdir. Çünkü Kur’an’da anlatıldığı şekliyle adaletin, sosyal adaletin, demokrasinin uygulandığı laik bir devlette dinciler Müslümanları kandıramazlar. O nedenle dinciler laikliğe karşıdır. 

 

 

Laikliğe karşı olan ikinci bir grup ise laikperestlerdir. Bunlar laikliği dinsizlik olarak gösteriyor, İslam inancını küçük görüyor, Müslümanları aptallar olarak nitelendiriyorlar. Bunlar insanların inançlarına, dinlerine ve ibadetlerine müdahale etmeyi, insanları kendi görüşleri doğrultusunda şekillendirmeyi kendilerinde bir hak olarak görüyorlar. Laikperestler gerçek laikliği göz ardı ederek kendi inançsızlıklarını topluma dayatmaya çalışıyorlar. 

 

Oysa ki Türk toplumunda İslam’ın çizdiği laiklik çerçevesi içerisinde dinlerini yaşamak isteyen on milyonlarca Müslüman olduğu gibi, Atatürk’ümüzün İslam’ın esaslarına uygun olarak tanımladığı laiklik ilkeleri çerçevesinde, başkalarının inançlarına saygılı, seküler yaşam tarzını benimsemiş milyonlarca yurttaşımız da var. 

 

Laikperestler çoğu zaman kendilerini Atatürkçü olarak tanıtırlar. Oysa ki bunlar Atatürkçü değil Atatürkçülük’ten geçinen kişilerdir. Nasıl ki dinciler, dindar değil dinden geçiniyorlarsa laikperestler de Atatürkçü değil Atatürkçülük’ten geçinenlerdir. 

 

Mustafa Kemal’in vefatından sonra toplumumuzu kamplara ayrıştırmak isteyenler iki uçtan toplumu çekerek germekte ve kutuplaşmaya yol açmaktadır. Türkiye üzerinde emelleri olan iç ve dış mihraklar bu bölünmeyi destekleyecek faaliyetlerde bulunmaktadır. Bunun da emperyalizmin ve uluslararası kapitalizmin bir oyunu olduğunu görmemiz gerekiyor. Türkiye’de dinden geçinen dinciler daima İngiltere ve Amerika bağlantılı olmuşlardır. İşin ilginç yanı mütedeyyin yurttaşlarımızı cehaletle suçlayanların da aynı ülkeler tarafından destekleniyor olmalarıdır. 

 

Artık bunların farkına varmamız, nasıl bir oyuna alet edildiğimizi görmemiz gerekiyor. 

 

Sevgili dostlarım

 

İslamiyet’te mezhep diye birşey yoktur. Kur’an-ı Kerim’de Sünnilik, Alevilik, Şiilik yoktur. Bunlar Kerbela’dan sonra gelişmiş siyasi bölünmelerdir. Ülkemizi zayıflatmak için kullanılmış ve kullanılmakta olan Alevilik-Sünnilik ayrımı da Kur’an dışı bir bölücü uygulamalardır. 

 

Bana, “Hocam, siz cumhurbaşkanlığına adaysınız, dini konulara girmeyin!” diyorlar. Yani ben dincilerin ve Atatürk’ten geçinenlerin maskelerini düşürmeyeyim mi? Yani ben Mustafa Kemal’in vizyonundaki insan haklarına dayalı, laik, sosyal bir hukuk devleti haline gelmemiz için mücadele etmeyeyim mi? 

 

Ben cumhurbaşkanı olduğumda okullarda din eğitimi zorunlu bir ders olacak. Bu derste öğrenciler bütün dinlerin tarihini, özelliklerini öğrenecekler. Bu ders, objektif ve bilimsel olarak dinlerle ilgili bilgi verecek, farklı inançlara karşı saygılı olmayı ve farklı inançların birlikte huzur içerisinde yaşayabileceğini öğrencilerimize gösterecek. Eğitim sistemimizde ayrıca seçmeli olarak din öğretimi dersleri olacak. Lozan Antlaşması’yla, Müslüman olmayan yurttaşlarımızın din özgürlükleri, ibadetleri ve din eğitimleriyle ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Bu nedenle okullarımızdaki seçmeli din öğretimi dersleri İslam inancını benimsemiş yurttaşlarımız için yapılacaktır. Bu derslerde dinin kaynağı olarak Kur’an-ı Kerim esas alınacak, Kur’an’daki İslam, çocuklarımıza öğretilecektir. 

 

Laik bir devlette din öğretiminin olamayacağını savunanlar var. Bunların küçük bir kısmının bu düşünceyi iyi niyetle savunduklarına inanıyorum. Ama büyük bir kesim gerçek Kur’an mesajının, adaletin, dürüstlüğün, doğruluğun, liyakatin, sosyal adaletin, kamu yararı ilkesinin ve meşveretin yani demokrasinin İslam’ın temel şartları olarak çocuklarımıza öğretilmesini istemiyorlar. Çünkü böyle bir eğitim sonucunda dincilerin ve Atatürk’ten geçinenlerin mefaat kapıları kapanacak.

 

Cumhurbaşkanlığım sırasında Diyanet İşleri Başkanlığı siyasi müdahalelerden korunmuş olarak yapılandırılacaktır. Bu yapının dincilerin sahte İslamının elinden kurtulması ve Kur’an’daki İslam’a göre faaliyet göstermesi sağlanacaktır. Cemevi ve camiler arasındaki farklı hukuki ve idari uygulamalar ortadan kaldırılacaktır. 

 

Ben konuşmalarımda iki Mustafa’ya referans veriyorum. Birisi İslam’ın tebliğini yapan Muhammed Mustafa, diğeri Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’tür. Her iki Mustafa da insan haklarını, adaleti ve sosyal adaleti, liyakati, dürüstlüğü, kamu yararını, demokrasinin temellerini sunmuşlardır. Bu iki insanı birlikte andığımızda onların ilke ve vizyonlarını paylaştığımızda dinden geçinenlerle Atatürkçülük’ten geçinenler rahatsız olurlar. Çünkü bu yaklaşım onların maskelerini düşürür, hırsızlıklarını, münafıklıklarını, milletimiz ve devletimizle ilgili yıkıcı emellerini ortaya koyar. Oysa ki halkımızın çok büyük bir çoğunluğu Muhammed Mustafa’ya da, Mustafa Kemal’e de sevgiyle ve saygıyla bağlıdır. Ben cumhurbaşkanı olarak halkımızın enerjisini emen, adalet ve barış içerisinde huzurla yaşamamızı engelleyen bu kutuplaşmaları, bu suni ayrılıkları ortadan kaldıracağım. 

 

Ekolojik Sosyal Piyasa Ekonomisi’ne geçmek nasıl ki EVUK’un yani emperyalizmin ve uluslararası kapitalizmin en temel oyunlarından birini bozacaksa gerçek laik, inançlara saygılı ve onları koruyan iki Mustafa’yı da gönüllerimizde ve akıllarımızda yaşatan din anlayışımızla EVUK’un yarattığı dini gerilimleri de ortadan kaldıracağız. 

 

Bir sonraki değerlendirmemde EVUK’un etnik kimlikler üzerinden düzenlediği oyunu sizlerle paylaşacağım. 

RELATED ARTICLES
- Advertisment -

Most Popular

Recent Comments